Johann Sebastian Bach: Mekaniğin İçindeki Sonsuz Ruh
Bir Organistin İsyanı: Kilisede Başlayan Devrim
Johann Sebastian Bach, 1685 yılında Almanya’nın Eisenach kentinde doğduğunda, kimse onun müziğin gidişatını sonsuza dek değiştireceğini bilmiyordu. Bugün pek çok kişi onu bir piyanist veya çellist sanır, oysa Bach ne bir piyanistti ne de bir çellist. Onun enstrümanı, dönemin en karmaşık ve en görkemli çalgısıydı: Org.
Bach, hayatının büyük bölümünü kiliselerde org çalarak geçirdi. İlk görevi Arnstadt’taki Bonifacius Kilisesi’ydi. Genç Bach, burada kendisine verilen görevi yerine getirirken, aynı zamanda kendi dehasının sesini de duyurmaya başladı. Ancak bu, kilise yetkilileriyle arasında sürekli bir gerilim yarattı.

Rahipler Onu Anlamıyordu: Bach, geleneksel ilahileri çalarken, onlara kendi dokunuşlarını ekliyor, beklenmedik süslemeler yapıyor, koralleri süslüyor ve uzatıyordu. Kilise yönetimi, onu “çalınması gereken ilahilere meraklı süslemeler ekleyerek cemaatin kafasını karıştırmakla” suçladı. Bir keresinde, bir rahip Bach’ı “çok karmaşık çalıyor” diye uyardı. Hatta bir ayin sırasında Bach’ın org başında öylesine coştuğu, koralin içine öylesine ustaca armoniler serpiştirdiği rivayet edilir ki, rahip minberden Bach’a dönüp “Bu ne biçim bir çalış?” diye soracak kadar ileri gitmişti.
Ancak zamanla, bu uyarıların yerini hayranlık aldı. Kilise yetkilileri, karşılarında sıradan bir orgist değil, döneminin çok ötesinde bir dahi olduğunu fark ettiler. Ona müdahale etmeyi bıraktılar ve istediği gibi çalmasına izin verdiler. Bach, organın başında adeta bir mimar gibi çalışıyor, sesleri katedrallerin yüksek tavanlarına fırlatıp orada dans ettiriyor, sonra derinliklerden gelen bir uğultuyla tüm mekanı titretiyordu.
Deha mı, Çalışmak mı? Bach’ın Alçakgönüllülüğü
Bach’ın dehası hakkında konuşan herkes, onun sıra dışı yeteneğinden bahseder. Ancak Bach’ın kendisi bu konuda son derece mütevazıydı. Ona nasıl bu kadar olağanüstü müzik yazabildiğini soran birine verdiği yanıt meşhurdur:
“Ben sadece çok çalıştım. Bunu herkes yapsaydı, benim yaptığımı herkes yapabilirdi.”
Bu alçakgönüllülük, onun karakterinin en belirleyici özelliklerinden biridir. O, yeteneğini “Tanrı’nın bir lütfu” olarak görüyor ama asıl sırrın bitmeyen bir emek olduğuna inanıyordu. Geceleri mum ışığında notalar yazarken, parmakları klavyede saatlerce dolaşırken, aslında müziğin matematiksel yapısını, seslerin birbiriyle olan dansını adeta bir bilim insanı titizliğiyle inceliyordu.
Bu disiplin, onu Barok müziğin en büyük temsilcisi yaptı. Barok’un özü, duygunun matematikle, ruhun kurallarla ifade edilmesidir. Bach, bu denklemi kuran en büyük mimardır. Onun müziğinde her nota, her aralık, her kontrpuan bir amaca hizmet eder. Ama bu mekanik yapının içine öylesine derin bir duygu, öylesine insani bir nefes üfler ki, dinleyen bir anda notaların ardındaki sonsuzluğu hisseder.
Başyapıtları: Mekanikle Duygunun Dansı
Bach’ın dehasını anlamak için iki eserine bakmak yeterlidir.
Toccata ve Füg Re Minör (BWV 565): Belki de org için yazılmış en ünlü eserdir. Açılışındaki o ürkütücü, dramatik ve bir o kadar da gösterişli toccata bölümü, dinleyiciyi hemen içine çeker. Ardından gelen füg ise, Bach’ın kontrpuan dehasının zirvesidir. Tek bir temanın farklı seslerde birbirini kovaladığı, adeta bir mimari yapı gibi yükselen bu bölüm, hem matematiksel bir kesinlik hem de tüyler ürpertici bir duygu yoğunluğu taşır. Bu eser, Barok’un tüm ihtişamını ve Bach’ın mekanikle duyguyu nasıl birleştirdiğini gösteren en saf örnektir.
Çello Süitleri (BWV 1007-1012): Bir diğer eşsiz başyapıt. Bach’ın ne çellist olduğunu düşünürsek, çello için yazdığı bu altı süit daha da şaşırtıcıdır. Her biri altı bölümden (Prelüd, Allemande, Courante, Sarabande, Menuet/Bourrée/Gavotte, Gigue) oluşan bu süitler, tek bir enstrümanla yaratılabilecek en zengin müzikal evreni sunar. Özellikle 1. Süit’in Prelüd’ü, altı telli bir çellonun tüm olanaklarını keşfeden, akan notalarıyla dinleyiciyi adeta bir nehir gibi sürükleyen bir başyapıttır. Pablo Casals’ın 13 yaşında bir dükkanda bu notaları keşfedip hayatını onlara adaması, eserlerin büyüklüğünün en güzel kanıtıdır. Bach bu süitlerde, tek bir enstrümanla çok seslilik yanılsaması yaratır; dinlerken sanki birden fazla çello duyarsınız.
Bach’ın Mirası: Unutulup Yeniden Doğan Dahi
Bach, yaşarken döneminin en büyük org virtüözlerinden biri olarak tanındı. Ancak besteleri, öldükten sonra (1750) neredeyse bir asır boyunca unutuldu. O dönemde oğlu Carl Philipp Emanuel Bach bile babasının müziğini “eski moda” buluyordu. Ta ki 1829’da genç bir besteci olan Felix Mendelssohn, Bach’ın Matthäus Passion (Matta’nın Çilesi) eserini Berlin’de yeniden seslendirene kadar. Bu konser, müzik tarihinin en büyük “rönesans” hareketlerinden birini başlattı. O günden sonra Bach, yeniden keşfedildi ve Mozart, Beethoven, Schumann, Chopin, hatta günümüz rock ve caz müzisyenlerine kadar herkes onun müziğinden beslendi.
Bach’ın dehası, müziğin hem en katı matematiksel kurallarına hem de en derin insani duygularına aynı anda hükmedebilmesinde yatar. Onun müziği, bir katedralin gotik kemerleri gibi yükselir; her taş yerli yerindedir ve bütün, gökyüzüne doğru uzandığında insana sonsuzluğu hissettirir. Belki de onu diğerlerinden ayıran en büyük özellik, bu mükemmel dengeyi kurabilmesidir: Mekanik olanı ruhsallaştırmak, kuralı duyguya dönüştürmek.
Bach’ı kendi sözüyle bitirelim: “Müziğin tek amacı, Tanrı’nın yüceliğini ve ruhun yeniden doğuşunu sağlamaktır.” Onun için her nota bir dua, her eser bir ibadetti. Ve belki de bu yüzden, 300 yıl sonra bile dinlediğimizde hâlâ aynı huşuyu duyarız.
Sıradaki yazı: Mozart: Bir Dehanın Karanlık Çilesi ve Kıskançlığın Ölümcül Oyunu




Bir Cevap Yazın